1 Mayıs 2016 tarihinde Droushia Köyü’nde üç gün tatil için Lefkoşa’dan yola koyulduk.. Limasol’a (Leymosun) gelmeden önce kahve molası verdik. Uğradığımız tesis büyük olmasına rağmen o gün görev başında tek başına yaşlı ve tipik Kıbrıslı bir bey vardı ve oldukça meşguldü. Kahve yapar mısınız diye soruduğumda, ilginç bir cevap verdi. “Ne zaman yalnız kalsam, mutlaka bir otobüs dolusu insanla muhatap olurum ve hepsi de kahve içmek ister, ve hepsinin de acelesi var. Kolay mı insanlarla uğraşmak ? Ama ben yine de diğerleri gelmeden sana çabucak bir kahve yapayım !”
Adamın o samimi davranışı hoşuma gitti. Oradan ayrılmadan önce kısa bir de sohbetimiz oldu ve büyük keyif aldım.
İlk durağımız ALEKTORA (Gökağaç) köyü oldu.
Alektora, Limasol kazasına bağlı Pissouri’nin yaklaşık 5 – 6 km kuzeyinde şirin bir köy. Osmanlıdan bu yana Türk nüfusunun tek başına hakim olduğu bu köyde, az sayıda Kıbrıslı Rum nüfusunun da birlikte yaşamasına rağmen 1950’lerde hatta 1963 – 1974 tarihleri arasında meydana gelen toplumlar arası çatışmalarda köyden göç yaşanmamış. Tam aksine buraya köylerini terk etmek zorunda kalan diğer yakın köylerden bazı Kıbrıslı Türkler olmuş.
Köy meydanında ilgimi çeken küçük bir bina gördüm ve buranın neresi olduğunu sorduğumda bir kadın, “ Burası Türk Kilisesi, karşısındaki ise Rum Kilisesi” cevabını verdi. Ben de kendisine kibarca, ona Türk Kilisesi demezler, camii derler dedim. Kendisini düzelttiğim için teşekkür etti.
Minaresi olmayan bu caminin kapısı açık olduğu için içeri girebilmiş oldum. Bu küçücük caminin ikinci küçük odasında bir mezar olduğunu ve bunun bir kadına ait olduğunu gördüm. Buranın muhtemelen bir adak yeri olarak kullanıldığını düşünüyorum, çünkü bakımlı bir bölümdü. Yerlerde halılar, mezarın üzerinde yeşil ağırlıklı örtüler ve Kuranı Kerim vardı. Ancak giriş bölümü boştu. Oyulmuş bir taş üzerinde okuyabildiğim kadarı ile iki isim vardı. Biri ASİYE diğeri ise ZEKİidi. Yaptığım araştırmada tatmin edici bir bilgi elde etmek mümkün olmadı. Karşı kilisede ise Paskalya duaları ve şarkıları ta dışarıdan duyuluyordu. İçeri girdiğim zaman kilisede çok sayıda insanın hazır bulunduğunu ve kilise müziği eşliğinde şarkılar ve dualar okunduğunu izledim. Bu bölgede gerek araçla, gerekse yaya olarak dolaşmak ve doğayı doya doya yaşamak inanılmaz keyifli oluyor. Bağlar ve bahçeler, ayrıca temiz hava insana hayat ve canlılık veriyor. Kendi kendime yurdumun diğer yarısında da ne güzellikler varmış ve yıllarca buralara hasret kalarak yaşamak durumunda kalmışız.
Oldum olası köy adlarının nereden kaynaklandığını merak ederim. Örneğin, neden Alektora? Yunancada “Alektor” horoz anlamına geliyor. Peki diyorum, burası acaba horozları ile meşhur bir yer olduğu için mi bu ismi koydular. İşin bu tarafı tam bilinmese de burada horozlarla ilgili mutlaka bir geçmiş vardır diyorum. Alektoralı Kıbrıslı Türkler
1958 yılında köylerine Gökağaç isimini vermişler.
1975 yılında Alektoralı Kıbrıslı Türkler önce Türkiye’ye transfer edilmiş, ardından da Kuzeyde Yeşilyurt’a (Pendagiea) yerleştirilmiş. Ve esas konaklayacağımız Köye geldik: Baf kazasına bağlı DROUSHIA Baf’tan yaklaşık 30 km, Poli’den de yaklaşık 10 km uzakta sevimli bir köy.
Önce Droushia Heights Hotel’deki odalarımıza yerleştik. Talepte bulunmadığım halde bana Suite bir oda vermişler. Konforu ve manzarası ile insanı rahatlatan ve hayat sevinci veren bir ortam düşünün! İşte burası! Otelimizin lokasyonu mükemmel. Poli Hrisohu’nun 10 km güneyinde manzaralı bir tepede Droushia Heights Hotel’den çevrenize bir bakın ve hayal edin. Trodoslar, Hrisohu körfezi, Poli ve balık lokantaları ve plajları ile ilginç Latchi ve genel anlamda doğa güzellikleri. Biraz daha ileri batıya doğru bakarsanız, Akama Yarımadası’nın güzelliklerini, doğal ortamını kısmen de olsa görmüş ve yaşamış olursunuz. Akamadan gelen serin esintinin Droushia insanına ferahlık verdiğini söylüyorlar. Aslında Droushia’nın anlamı “Serin, ferah ve tazelik” demekmiş.
Fotoğraf makinemi aldım ve köyün içinde dolaşmaya başladım. Önce taş yapılı evler ilgimi çekti. İşlemeli ahşap kapılar ve pencereler, geleneksel mimari tarz ve daracık sokaklar. Bu daracık sokaklara girer girmez, hayal kurarsınız ve dersiniz ki buradan araç geçmez, ne geçer, herhalde ancak eşek, katır, beygir, at geçer. Ve otomatikman zaman tüneline girer ve kurgularsınız. Kahvehane kültürü devam ediyor. Kahvelerinin yanında taverna ve restoranları var. Dolaşırken bir yerlerden sesler geldiğini duydum ve o yöne doğru gitmeye başladım. Çok sayıda insanın toplandığı alanda birşeyler oluyor, ben de orada neler olduğunu görmek için kalabalığın içine daldım ve ağırlığının kaç kilo olduğunu bilmediğim ama çok ağır olduğuna inandığım bir taşı, kendine güvenen gençlerin kaldırmaya çalıştığını görünce, aklıma yıllar önce Kambili muhtarlığı yapmış Halil Efendi’nin anlattığı bir gerçek hikaye geldi. Kambili’de eskiden kız almak isteyen bir genç, köy meydanında bulunan taşı kaldırması gerekiyormuş diye anlatmıştı. Droushia’da da fikir aynı olmasa da bunun bir güç gösterisi olduğu kesindir. Köyde bir de dokumacılık müzesi olduğunu söylediler. 1980’lere kadar Droushia köyünden birçok insan, Poli yakınlarındaki altın ve bakır madeninde çalışmışlar.
AFRODİT HAMAMLARI
Çok sayıda turist çeken Latchi’ye gittik ve önce Afrodit hamamlarını gezdik. Ayrı bir dünya hissini veren bu coğrafyada bulunmak, beraberinde Afrodit’le ilgili hayal kurmayı veya efsaneleri getirir.
Öğle yemeğinden önce plaja indik. Deniz suyu ısısı mevsime göre normaldi. Denize giren insanlar vardı. Burada gördüğüm kaya ve adacıkların bölgeye ayrı bir renk kattığına inanıyorum. Kayalardaki farklı desenler ve renkler ilgi çekiciydi. Bu güzellikleri Kıbrıs’ta ilk defa gördüğümü itiraf etmek isterim. Volkanik patlamalar sonrası oluşan bir doku görünümü vardı.
Öğle yemeği için Afrodit hamamlarına en yakın ve manzaralı bir mekan olan “Baths of Aphrodite Café Seafood Restaurant”a geçtik ve lezzet yüklü Kıbrıs mutfağını tatmış olduk. Çok kalabalık olmasına rağmen hizmetlerde sıkıntı olmadı. Hesabı ödedikten sonra işletmenin patronu ile tanışmak istedim. Tanıştık ve bana ikramlarda bulunmak istedi. Birlikte zivaniya içtik, ballı katmerler yedik ve gerçek Kıbrıslılar olarak Kıbrıslılığı ve Kıbrıs konukseverliğini iliklerime kadar hissettik. Sohbetimiz çok lezzetli idi. Dolayısıyla Dinos’la arkadaş olduk. Kendisini kuzeye davet ettim. Geleceğini söyledi. Ardından Poli’yi dolaştık. Biz kahvelerimizi içerken diğer arkadaşlar dondurmalarını yediler.
Geri dönmeden önce Kritou Terra Köyü’nü de gezdik. Buranın da ilginç bir köy olduğunu ve ilk Casino’nun burada açıldığını öğrendik ve o mekanı gezerek fotoğraflamış olduk. Köyün muhtarı önce kendine ait küçük bir müzeyi bizlere tanıttı, sonra da söz konusu Casino’yu gezdirdi. Köyün ilginç bir mekanında kahvelerimizi yudumladıktan sonra Lefkoşa’ya hareket ettik. Baf’ta bir durak yaptık ve bir Baflı bayan arkadaşımız hepimize ikramda bulundu.
İşte Kıbrıs insanı ve gönül zenginliği!

CEVAP VER

2 × 3 =